Sütçü

yorumsuz
301 Okunma

Şşşttttt!…                              Şşşttttt!…                              Şşşttttt!…

Bir… İki… Üç… Tıppp!!!

Süüütçüüüüüü…        Süüütçüüüüüü

sütçü öyküsü

Vefa semti, her Salı ve Cuma sabahına sütçü Mümtaz dedenin bülbül gibi şakıyan ahenkli sesiyle uyanırdı. Sivas’ın Aşağı yıldızlı köyünden yıllar önce İstanbul’a gelmişti Mümtaz dede. Çocuklarından dört kızını evlendirmişti, büyük oğlu başka şehirde inşaat işçisi olarak küçük oğlu da eğitimi için Sivas’tan ayrılmıştı. Eşini yıllar önce kaybeden Mümtaz dede yalnızlığına küçük kardeşinin yanına Fatih’e gelerek son vermişti. Yaklaşık bir ay boyunca iş arayıp durdu ancak yapabildiği tek iş hayvancılıktı. Yıllar içinde yaşlanmaya başlayınca sadece süt satar olmuştu. Her sabah şaşmayan saatinde aynı sokaklar da duyulurdu sesi. Önceleri kulağa hoş gelmeyen sütçü sesleri zamanla ninni gibi gelmeye başladı. Saraçhane parkında takımlarını toparlayan Mümtaz dede öğlen namazına kadar ne ağzını ne de elini durdurmazdı. Öğlen namazına yakın işini bitirir sonra da Mimar Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye Camii’ne giderdi. 1950’li yıllarda İstanbul’da artık yerleşmeye başlayan betonarme ve çok katlı binalar esnaf kültürüne yeni iş imkânı açarken serbest mesleklerinde yeni ekmek kapısı olmuştu. İşte Mümtaz dede bu serbest meslek yapanlardan biriydi. Mümtaz dede her binanın önünde satardı sütünü. Aslında sütün dedeye para kazandırdığı gibi evin kapısına kadar gelmesi ev hanımlarının da işlerine geliyordu. Önünde durup sarkık etleri olan kocamış kadınların, çirkin ayaklarının göründüğü terliklerle üşüye titreye ellerindeki tencerelere süt doldururdu. Her ne kadar litreyle hesaplasa da hanımlar kilo olarak söylerlerdi. Zaten Mümtaz dede bunun farkında bile değildi. Semte girdiği ilk binada karşılaştığı bu manzara çoğu binada aynıydı. Bu binalar eski Osmanlı evlerinin yerine inşa edilmiş betondan yapılma yeni evlerdi. Mimarisi Türk ve İslam mimarisini bir arada barındırıyordu. Mesela yatak odaları mahrem olduğu için hep arka odalar olurdu, oturma odası ve salon ise dış kapının hemen karşısında misafiri davet edecek şekilde. Evin mimarisi de buna göre ayarlanırdı. Hatta tuvaletlerin şekli düz değil yan yapılırdı, kıbleyle aynı doğrultuda olmasın diye. Bu mimari şehrin aynaları gibiydi benim için.

Fen İşleri Daire Başkanlığı, Numarataj Şube Müdürlüğü’nün hazırladığı şehir haritasına göre Vefa semtinin sokakları doğu-batı yönünde tek haneli rakamlarla kuzey-güney yönünde çift haneli rakamlarla sıralanmıştı. Mümtaz dedenin doğu-batı yönünde 20041 numaralı sokaktayken aşağı sokak 20039 üst sokak ise 20043 numarada olurdu. Köşe başından aşağı ya da yukarı dönerse kuzey-güney yönünde olacağı için bu defa sokak numarası 20026 olacak ve sağ ile sol yanlarındaki sokakların numaraları da 20024 ve 20028 olacak. Bu sistem hem postacılara, itfaiyelere, cankurtaranlara hem de Mümtaz dedeye kolaylık sağlardı. Bu sokaklardan 20156 numaralı olanında Laleli apartmanında yaşayan Karabay ailesinin tek çocuğu Hüseyin’e gelelim. Hüseyin iyi huylu, temiz kalpli, söz dinleyen, uysal, derslerine çok çalışıp hiç yaramazlık yapmayan ana kuzusu bir çocuktu. Her zaman kareli gömlek giyerdi. Mahallede futbol oynamayan tek çocuktu. Henüz 15 yaşındaydı. Her sabah Mümtaz dedenin sesini duyar duymaz evden aşağıya fırlardı. Mümtaz dedesini kendi apartmanının önüne gelene kadar gözlerini ayırmadan seyrederek beklerdi. Genellikle saat 10:45 civarında Laleli apartmanın olduğu sokağa girerdi. Hüseyin de pencerenin önünde kanepenin üzerinde çıkıp camdan dedenin sesini duymaya çalışıyordu. Fakat bu sabah kavga eden kuşların neşeli seslerini duyabilmişti. Dakikalar geçtikçe Hüseyin’in endişesi artıyordu. Dayanamamış olacak ki yayından çıkan ok gibi yerinden fırlayıp, yılkı atı gibi mahallenin sokaklarında koşarak, Mümtaz dedeyi arıyordu. Neredeyse bir saat boyunca mahallede koşan Hüseyin dedeyi maalesef görememişti. Farkında olmadan Süleymaniye Camii’nin kaldırıma oturup nefesini hızını düzeltmek istemişti. Sonradan fark ettiği koca kalabalığı görünce onun da aklına (sanırım benim düşündüğüm şey gelmişti) gelmişti. O düşünceyle cenazeyi getiren kalabalığın arasından sıyrılarak karıştı ve tabutun önüne kadar geldi. Kimin olduğunu öğrenmek için tabutun üzerine masum bir edayla dokunmağa başladı. İşte tam o esnada imamın “Merhum Sütçü Mümtaz Efendi” diye başladığı konuşmasından her şeyi anlamıştı. Can evinden vurulmuş gibi oldu. Başını öne eğip sükûnetle az önce oturduğu kaldırıma tekrar oturdu. Üzüldüğü kesindi ancak neler düşündüğü meçhuldü. Biraz sonra öğle namazı kılınmıştı ve ardından şimdi de cenaze namazı kılınıyordu. O kısa boyuyla namaz için saflara giren insanların en arkasında duruyordu, gözleri yaşlı bir şekilde. Onca insan gelip geçiyordu sokaktan.

Bir içgüdüyle kendinin takip edildiğini hisseder gibi sol arka çaprazına kafasını çevirince siyah ve irice bir çift gözle karşılaştı. Akranı olan bu gözlerin sahibi güzel kız, Almanya’ya işçi olarak 1962 de giden şu sıralar seyahati için geldiği İstanbul’da kız kardeşinin yanında kalan Necdet Bey’in kızıydı. Küçük kız ilk kez cenaze namazında görüp de yakışıklı bulduğu Hüseyin’e âşık olmuştu. Hüseyin o siyah gözleri görünce şoka uğramış gibi dedeyi unutup kızı düşündü şuursuzca. Tesadüf ki aynı mahallede ve aynı sokaktaydı evleri. Belki de aynı apartmandır. Cenazeyi bırakıp kızın peşinden gitmeyi düşündüyse de aklına gelen birçok soruya çocuk aklıyla kendi kendine cevaplar vererek teselli olur gibi sakinleşmişti. Kızın etkisi geçince cenazeye dönen Hüseyin kalabalığın dağıldığını ve tabutun da cenaze aracına koyulup gidişinin ardından tek göz dahi kırpmadan acıyla bakakaldı.

Hüseyin öyle merhametli bir çocuktu ki Mümtaz dedenin evlerine geldiği ilk günden sonra onun yaşlı haline acımış, o günden sonraki tüm gelişlerinde yorulmasın diye kapının önünde onu beklerdi. Mümtaz dede gelince de ellerinden sütleri alarak bütün evlere dağıtır parasını da getirip verirdi. Mümtaz dedeyi sadece Hüseyin sevmezdi. Bütün mahalleli severdi. Kısaca koca semt de mümtaz kişilerden biriydi. Cenazesine de kahvede vaktini boş hale getirip de boş vaktini kahvede geçiren yaşlıların katılma sebeplerinden biri dedenin şeker gibi bir adam olmasıydı. Dedenin olayı artık bitmişti ve semte belki bir daha böyle bir sütçü gelmeyecek olma ihtimali Vefa semtini üzmüştü.

5 YIL SONRA…

Beş yıl sonra tekrar İstanbul’a gelmişti Necdet Bey ve tabi ki onun için hala küçük olan kızı Pelinsu da… Beş yıl boyunca Hüseyin’i unutmayan Pelinsu pembe yanaklı, sarı saçlı ve parlayan hafif kırmızı renkli dudaklarıyla etkileyici bir genç kız olmuştu. Servi gibi uzamış boyu, incelmiş beli ve dikleşmiş memeleriyle afet gibiydi. Ne yalan söyleyeyim tasvir ederken ben bile etkileniyordum. Hüseyin’in gençlik ateşiyle etkilenmemesi beklenemezdi. Hikâyemde böyle kurgularken Hüseyin’le karşılaşma ihtimalini yüksek tutmuştum hep çünkü aynı sokaktaydı iki ev. Ancak ne yazık ki Pelinsu aylarca burada kalmasına rağmen ve her gün dışarıda Hüseyin’i arayan gözleri onu bir türlü görememişti. Evinin onu ilk gördüğü caminin civarında yani 20076 ile 20171 sokaklarından birinde olduğunu düşünerek genellikle oraları devriye gezerdi. Bütün çabaları boşa çıkan genç kız yorulmuştu. Fakat iki gün sonra babasının tekrar Frankfurt’a dönmesi gerekiyordu. Pelinsu burada teyzesinin yanında kalmak için ne kadar ısrar ettiyse de izin alamamıştı. Sinirli, kızgın ve üzgün halde yatağına giren Pelinsu’nun aklında Hüseyin’den başka hiçbir şey yoktu.

Sabah olunca erken saatlerde yeniden dışarı çıktı Hüseyin’i görmek için çünkü yarın son gündü ve bir beş yıl daha bekleyemezdi. Yine caminin olduğu bölgeye gelmişti, çok yorulmuştu. Dinlenmek istedi ve Süleymaniye Camii’nin kaldırımlarına oturdu. Parlament sigarasını yaktı ve gri dumanını havaya üfledi. O an aklına beş yıl önce ilk kez Hüseyin’e baktığı Meltem apartmanının bahçesinin çitlerini anımsadı. Hüseyin’in o gün burada evet işte tam burada cenaze namazında olduğunu hatırladı. Dindar bir çocuk olduğunu tahmin etmesi normaldi. Henüz tek taraflı olan bu aşkın daha doğrusu Pelinsu’nun aşkı için gözü iyice karartmıştı. İlk kez cenazede gördüğü bu yakışıklı çocuğu tekrar cenaze görebilme ihtimalini düşündü. Evrendeki çekim yasasını ve biyoenerji de kullanarak onu yine bir cenazede göreceğini düşündü. Son geceyi geçirmek için eve gittiğinde uzun süren ince bir plan yapmıştı.

Sevgili okur, bu planın seninle aramda bir sır olarak kalmasını istiyorum. Plan şuydu: Pelinsu ev halkından kimse uyumadan önce bir Türk kahvesi yapacaktı. Özellikle sevmediği babasına hangi bardakta içeceğini soracaktı.(İlk defa böyle bir şey yapıyordu.) Bütün bardaklar tek tip, babasının ki fincan olacaktı. Bu sabah bulduğu fare zehrini fincana boşaltacak ve babasının ölümünü sağlayacaktı. Büyük ihtimalle Süleymaniye’de cenaze namazı kılınacaktı ve Hüseyin’de gelecekti. Böylece onu görmüş olacaktı. Son gece iç içini kemirirken aynı zamanda o koskoca heyecanını müthiş bir sakinlikle gizleyerek sinsi planını sanki onun da haber yokmuşçasına uygulamaya başladı. Kahvenin içini zehri koyarken alnı terledi, parmaklarını titredi, derin derin nefesler alarak topladı kendini. Planı olduğu gibi uygulamıştı Pelinsu. Kahveleri içtikten sonra sabahı dört gözle beklemeye koyuldu. Sabah olunca uyanmamıştı Necdet Bey. Cenazesi de ikindi namazını müteakiben Süleymaniye’de kılındı. Pelinsu cami bahçesinin dışından cenazedeki bütün yüzleri tek tek incelerken artık son birkaç kişi kalmıştı ki iyice umudunu yitirmeye başlamıştı. Ancak o sırada cenazeye geç kalmış koşa koşa gelen yakışıklıya takıldı gözleri. Yüreği yanardağ gibi patlıyormuşçasına hızlandı. Eli ayağı birbirine dolandı, ne yapacağını şaşırdı, beyni durdu, gözlerinin içi güldü, heyecanlandı, şaşırdı, çığlık atmak istedi, olduğu yerde zıplamaya başladı, gözlerine inanamadı, dudağını ısırdı, Pelinsu insan olduğunu unuttu. İnanılmaz bir gövde gösterisine soyundu. Sokaklar boyunca adım adım peşinden izledi Hüseyin’i. Saraçhane parkına gitmekte olan Hüseyin’in Vefa Lisesi’ni geçtikten sonra 60404 numaralı Şehzadebaşı caddesinde yanına gelip hızını ayarlayarak onunla konuşmaya başladı. ”Merhaba, beyefendi sakin olun, size ufak bir şeyden bahsedeceğim sadece beni dinleyin. Bundan beş sene önce sizi görmüş ve âşık olmuştum. Hala ilk günkü gibi aşığım, biraz konuşmama izin veriniz de meramımı size anlatayım, ne olur bana yardım edin, beni dinleyin derdime derman olun.” Baştan kendinden emin bir ses tonuyla başlayıp yalvarır gibi olan Pelinsu onu yıllar önce gördüğünü anlatarak Hüseyin’i kendine bağladı.

Saflıkta önüne geçilmeyen Hüseyin hem kızın güzelliğine aldanmış hem de ona bütün samimiyetiyle kanarak saatlerce sohbet edip mutlu bir ilişkinin imzasız anlaşmasını onaylamıştı. Şaşkın aptal gibi sokakları gezmeye başlayan deli çocuk çok etkilenmişti. Adeta kız değil de yıllardır kendisi âşıkmış. Sevgili okurum olayın iç yüzünü bilmesem dışardan bakınca çok kalmaz bir aya evlenirler derdim ben. Ve inanmayacaksın ki çok ilginçtir bir ay içinde nikâh masasına oturdular. O günden sonra altı gün boyunca üst üste buluştular. Çoğu defa İstanbul Üniversitesi’nin arkasında buluşurlar ve Beyazıt meydanından Gülhane parkına kadar yürür, akşam saatlerine kadar sohbet ederlerdi. Bu sohbet önceleri edebiyat sohbetleriyken sonradan felsefeye kaymıştı. Kültürü ve bilgisiyle Hüseyin’i kendine her gün biraz daha bağlayan Pelinsu aynı zaman da onun beynini yıkıyordu. Gelenekçi düşüncelere bağlı olan yakışıklısına uyuşturucu verir gibi yeni düşüncüler hazmettiriyordu. Her yeni şeyi süzgecinden geçirip mantıklı bularak gittikçe daha laik, daha cumhuriyetçi ve daha batılı oluyordu Hüseyin. En önemlisi de bu düşüncelerin sonu evliliğe çıkmasıydı. Aralarında yaptıkları bir konuşmadan şu sonuç çıkmıştı. Evlilik; birbirlerinden kendi gizli gerçeklerini saklayan ve bu gizli gerçeklerini asla birbirlerine söylemeyecek olan iki insanın, bunları bilmelerine rağmen bilmezden gelerek kendilerini kandırmaları ve kendilerini kandırdıklarını farkında olmalarına rağmen de bunun farkında olmamış gibi görünüp bir kez daha kendilerini kandırmalarına evlilik demişlerdi. Kısacası oyun oynayacakları. Satrançtı bu oyun. Şahı mat ettirmemek için oynanan oyunda bile bile piyonları öne sürerek şahı tehlikeye atmaları ile piyonların kaybedilmesiyle şahın kaybedilme olasılığının artmasını bilirler ve bunu bilmelerine rağmen piyonu kaybederler. Velhasıl evlilik = oyun. Bu anlaşma ile toplumdan kopmuşlardı. Toplumların anlaşmadan koydukları kuralları yıkıp yerine anlaşarak bir kural koymuşlardı kendi ufak ama kocaman olan dünyalarında.

29.gün birbirlerine kalple değil de akılla âşık olan iki insan kalbin sadece kan pompalayan organ olduğunu bilmiş, bu yüzden sevgiden ziyade anlamanın ve anlaşmanın önemli olduğu bir beraber yaşama sözleşmesiyle Kadıköy Belediyesi Evlendirme Dairesinde nikâh masasına oturacaklardı. 29. Gün(Nikâh Günü):

Nikâh gününün sabahı güne merhaba diyerek dinç bir şekilde uyandım. Odamın penceresini açıp dışardan gelen temiz havayla odamın içinde dolaşan lavanta kokularını içime çektim, daha sonra da gökyüzüne bakıp güneşin gülümseyerek sarı ışıklarını üzerimize saçtığı için ona teşekkür ettim. Ev halkıyla neşeli sohbetler arasında hafif atıştırmalarla sıradan bir kahvaltı yapmak için mutfağa girdim. Beni çok mutlu eden bir gelişme de bu sabah babamın uzun yıllar sonra erkenden işe gitmediğini ve pazar günü dışında ilk defa bizimle kahvaltı yaptığıydı. Henüz nişanlım ancak on iki saat sonra kocam olacak Hüseyin’in beni aramasıyla babamla beraber yapmayı özlediğim kahvaltıma kısa sürede son vermek zorunda kaldım. Yaklaşık yarım saatlik bir konuşmadan sonra telefonu kapatabildim. Ardından kız kardeşlerimle beraber hemen kuaföre gidip saçlarımı afili bir hale getirmek için saatlerce uğraştırdım kuaför arkadaşları. Sanki onlar evleniyormuş gibi çevremdeki herkes benden daha telaşlı ve ilginçtir ki daha mutlu görünüyorlardı. Pek umursamadım çünkü saçlarımın güzel olması daha önemliydi. Her kız gibi gecenin en güzeli olmak için yarışıyordum ve bunu herkesten haklı olarak daha çok istiyordum. Saatler sonra eve dönebildim. Ancak bu sefer de kıyafet seçimi için saatler geçirdim. Bu zaman diliminde kıyafet seçimi için defalarca annem ve kız kardeşlerimle anlaşamayıp sinirlendiğim oldu. Nikâh kıyafetimi son güne bıraktığım için de kendime kızıyordum. Sinirlenince bütün günümün alt üst olacağını düşünürken gözüme bembeyaz bir kıyafet çarptı. Gelinliğim gibi beyaz olması beni kararsız bıraksa da elbisenin güzelliği onu seçmem için cazip geliyordu. Omuzlardan askılı dar yapılı, derin göğüs dekolteli ve dize kadar beyaz gül modeli baskısı olan uzunca estetik bir abiyeydi. Ufak vitrinde kocaman duran bu abiye gözlerimi kamaştırmaya devam ederken giyeceğim ayakkabının da beyaz bir topuklu olmasını tercih edip hemen denemeye başladım. Kıyafeti üzerimde görünce mağazanın bütün çalışanlarının benimle ilgilenmeye başlamaları beni onurlandırmıştı. Mutluluğum kat kat artıyordu. Bütün hazırlıklarım böylece tamamlanmış oldu ve nikâh saati yaklaştıkça heyecandan yerimde duramayıp sabırsızlanıyordum. Son bir saat kalmıştı ki dışardan gelen korna sesleri yüreğimi hoplatmıştı. Zaten telaşlı olan ev halkı aceleci ve hızlı şekilde hazırlanıp hemen nikâh salonuna doğru araç konvoyuna katıldı. Ben de Hüseyin’in beni karşıladığı süslenmiş siyah araca binmiştim. Dakikalar sonra koca kalabalığın doldurduğu salona girmiştim. Hem meraklı hem heyecanlı bir halde olduğum için nikâhta yanlışlıkla hayır diyebileceğim geliyor aklıma ve korkmaya başlıyordum. Neyse ki bu düşüncem bütün davetlilerin gelmesini beklerken sakinleşmemle son bulmuştu.

Saat tam 21.00 olduğunda Hüseyin’le el ele tutuşarak masamıza oturduk. Birkaç dakika sonra memuru nikâh memuru geldi. Şahitlerden biri babamın patronu olan yaşlı bir beyefendiydi diğerini ise ilk defa gördüğüm biri olduğu için tanımıyordum. Alkışlar, çığlıklar, çocukların meraklı bakışları, memurun iki de bir dönüp gözlerime bakması, annem ve babamla göz göze gelmem aklımı donduruyor sadece gözlerim duygularımı ifade ediyordu. Saniyeler içinde ailemden uzaklaşacağım bir daha o eve ev sahibi olarak değil misafir olarak gireceğim her gün annemi özleyeceğim düşünüyorum ve Hüseyin’le beraber yaşamanın beni utandıracağı aklımdan çıkmıyor yılların hemen geçmesini ona alışıp rahatça yaşamayı istiyorum…

Zil sesinin uzun soluklarla çalmasıyla gördüğü rüyadan uyanan Pelinsu korkuyla kapıya koştu. Karşısında Hüseyin’i görünce ölümden korkar gibi sarıldı ona. Eli ayağı titreyen Pelinsu’yu sakinleştirmesi güç oldu. Bugün nikâhları kıyılacaktı ve güne berbat başlamışlardı. Neyse ki gün içinde ruh halleri iyileşmişti çünkü düşünceli insanlardı onlar ve sağlam adım atıyorlardı. Akşam saatine kadar bütün günü sıradan bir şekilde geçirdiler, sanki evlenecek olan başkasıymış gibi bir halleri vardı. Son kez Gülhane parkına gittiler bugün. Bir daha hiç gelmeyeceklerini orda öğrenmişti Pelinsu. Hüseyin’in elindeki THY ile Kanada’ya gideceklerini öğrendiği iki uçak biletini görünce. Mutluluklarına durmadan mutluluk katıyorlardı. Aşk sarhoşları nikâh saatine az kaldığını fark edince Kadıköy’e doğru bir taksiye atladılar. Son taksiye binişleri Sabiha Gökçen Havalimanı olacakları için taksiyi tercih etmişlerdi. Yarım saat sonra masaya oturmuşlardı. Sadece beş kişi mevcuttu koskoca salonda. Nikâh memuru ve iki şahit dışında nikâhı gören olmayacaktı ki o da olmadı. Bir anda sessizliğe büründü. Her yer sessiz, her şey sessiz. Konuşan sadece Hüseyin’e bütün düşüncelerini aşılayan, onu kendisi gibi yapan, kendisine benzeten, istediği adama çeviren Pelinsu’nun bilinçaltıydı.

Offf kafamda bitmek bilmeyen düşüncelerin olduğunu düşünüyorum ve bu beni bunaltıyor ağlamak istiyorum ama hayır makyajım akar diye korkuyorum sanırım çirkin görünmek istemediğimden aman bu ne şiddetli bir an keşke bir an önce bitse de yatağıma girip uyusam hiçbir şey düşünmek istemiyorum… Artık çıldıracağım yeter Hüseyin de benimle ilgilenmiyor zaten beni tanıyanlar da uzaktalar ya vallahi yeter artık memur bey bir an önce kıy şu nikâhı dayanamıyorum nikâhı kıyın artık ya da durun vazgeçtim evlenmek istemiyorum ben küçüğüm daha korkuyorum ben o adamla aynı yatakta yatamam sarılamam ona ya ilk gece canımı çok acıtırsa ya psikolojim bozulursa ya ben henüz kendim çocuğum nasıl çocuk doğuracağım bakamam ben ona ya da güzel bir kızım olsa onu ne güzel yetiştiririm be dünyanın en harika kızı olur ben de annesi ona memelerimden süt veririm saçlarını örgü yaparım ya hastalanırsa ona nasıl bakarım ben grip olduğumda bile günlerce nazlanırım onun nazını nasıl çekerim ah hayır istemiyorum ben çocuk mocuk evlenmeyeceğim de hayır diyeceğim evet evet kararım kesin hayır diyeceğim kendimi hazır hissetmiyorum… Nerede mutluluk nerede… düşünemiyorum artık düşünüyorum da her gece yemek hazırlayacağım her gün temizlik yapacağım bilmem ne uğraşamam ben onlarla kitap falan okurum daha iyi valla ya ben her gün Hüseyin’in istedikleriyle de uğraşamam vakit ayıramam ona o da bana ayırmaz zaten her gün işe gidip gelecek onu yanımda her istediğim de bulamayacağım falan filan hem ben onun kirli çamaşırlarını nasıl yıkayacağım düşünmek bile istemiyorum ya bir gün bana bağırırsa ne olacak kaçarım evden ya döverse beni asla dayanamam. Hüseyin’in koluma dokunmasıyla kendime geldim, dalmışım meğer. Şaşkın gözlerle ona baktım bir an. Nikâh kıyıldı. Topuklu ayakkabımla içimde kalmasın diye ayağına bastım canın acıyacağını bile bile çünkü adet böyleymiş. Ve müthiş alkışlar korkuttu beni. Herkes çok mutlu görünüyor ama benim beynim paramparça olmuş durumda. Evlenmiş olduk artık her şey bitmişti. Ailem rahatlamıştı çünkü kızlarını evlendirmişlerdi artık. Hüseyin’in ailesi de aynı duyguyu yaşıyor olmalı.

 

-Evet, neler hisssettin bakalım!
  • Büyülendim
  • Mutlu Oldum
  • Üzüldüm
  • Sinirlendim
  • Canım sıkıldı
  • Korktum
Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Yazar:
Etiketler: , ,
Eklenme Tarihi: 6 Temmuz 2017

Facebook Yorumları

Konu hakkında yorumunuzu yazın