Orkide Pastanesi

Onunla ilk defa Ağustos 2011’de Orkide Pastanesi’nde buluşmuştum. Siyahla kahverengi karışımı titrek saçları, buğdayımsı omuzlarının üzerinde dalgalanırken gözlerim giydiği açık sandaletteki düzgün yapılı ve hoşuma giden beyaz ayaklarına takılmıştı. Daha sonra birer dilim çilekli pasta yemeye başladık. Nokta kadar küçük dudaklarıyla öyle güzel yiyordu ki bir an onunla öpüşmeyi düşündüm de ancak ilk buluşmada böyle bir kabalık yapmak istemediğimden vazgeçmiştim. Gözleri de beni boğacak bir deniz kadar kocaman, sinsi birisini gösterir gibi de oldukça fazla sürmeliydi. Saatlerce onunla sohbet edip onu tanımak mutluluktan öteydi. O birkaç saatte tanıdığım kadarıyla iyi yetişmiş şehirli bir aile kızıydı. Muhafazakar olabileceğini hissettiğim sırada CHP’ye sempati duyduğunu ancak aile yapısından dolayı muhafazakar davrandığını da orada itiraf etmişti. Psikoloji, felsefe, esatir gibi sosyal bilimlere merağı var ve gitar çalmayı çocukluktan öğrenmişti, ayrıca yay burcuydu. Sanırım 22 Aralık günü doğmuştu. Yıllar içinde büyüyüp de dişindeki siyah nokta dışında böylesine körpe olmasının Tanrı tarafından sadece benim için bir hediye olarak yaratıldığını biliyordum çünkü o gece beni ona aşık eden kendisi değil tanrıydı. Boynundan gelen baygın rayiha çoktan aşkına tutsak etmişti beni. Eğer Yunanistan’da yaşasaydık buna Eros derdim ama şu an ne diyeceğimi bilmiyorum. Bu arada aşk kelimesinin Arapça “ışk” kelimesinin Türkçe karşılığı olduğunu geçenlerde edebiyatçı olup da çevresinde pek az edebiyattan anlayan yakın bir arkadaşımın bana içini dökmesinden öğrenmiştim. Bu ışk çiçeği uzunca boy aldıktan sonra etrafını saran sarmaşık halinde son bulur, Arap kültüründe buna sarmaşıkla dalın iç içe geçmesi aşırı sevgi anlamıyla yorumlanmıştır, diye devam etti. Karşımda duran portre gibi kadının en sevdiği çiçek ise şebboymuş. Zaten o geceden sonraki her buluşmamızda ona kırmızı, beyaz ve mor renklerinde 5 liraya aldığın şebboy çiçeklerinden verirdim. Hatta buluşmamızdan dört ay sonra Doğum gününde sadece bu çiçeği vermenin yetmeyeceğini düşünerek kuzenimin 90’lardan kalma eski bir Fenerbahçe formasını çalıp ona hediye etmiştim. Doğum gününden önceki gece Fenerbahçe’nin futbol maçı sırasında konuşurken Fenerbahçe’li olduğunu öğrenmiş, maçı izlerken üzerimde o eski formanın olduğunu söylemiştim. O da bana eski formalardan koleksiyon yaptığını söylediği için o formayı çalarak kendisine hediye ettim. Ancak koleksiyon yapmadığını ve o formayı almak için yalan söylediğinin de farkındaydım. Kuzenim ise hala formanın bende olduğunu sanıyor. Forma vücuduna yakışmış ama uzun gelmişti. Ona boyunun kısa olduğunu söylerken bana kızıp ve sonraları hep topuklu platform ayakkabıyla gelmişti buluşmalarımıza. Bu benim için daha iyi olmuştu. Artık sarılırken azıcık eğilerek sırtımın ağrımasana gerek kalmayacaktı. Beraber olduğumuz günlerin birinde bozacıda buluşmuşken karşılıklı şarap içmeyi teklif ettim. Teklifime çok sinirlenip bir daha beni görmek istemediğini kızgın şekilde bağırarak söylemişti. O günü atlatmak benim için güç olacaktı ki nihayetinde metazori şekilde gönlünü alarak kendimle barıştırmıştım. Ancak barışmak için tek bir şartı vardı; namaza başlamam. Ulu yaratıcı için yapmadığım ibadetimi beni kendine bağlayan Rönesans tablosu gibi kadının isteği için yapmıştım ki bu da çok uzun sürmemiş aylar sonra yine namazdan vazgeçmiştim. Zaten o süre zarfında işim gereği İstanbul’a yerleşmek zorunda kaldım ve enikonu birbirimizden uzaklaşıyorduk. Uzun soluklu buluşmalarımız oluyordu artık. Bizi birbirimizden uzaklaştırmaya hatta ayırmaya çalışıyordu günlük amiyane hayat. Onun yokluğunu İstanbul’daki müze ve sergilerdeki tablolar ile resimlere bakarak telafi ediyordum. Fakat bunların hiçbiri bana hiçbir zaman onunlayken ulaştığım doyumu tattıramamıştı. Pek çok resim topladım, evimin duvarlarına yüzlerce tablo astım… Nafile. Hiçbir kadının yüzü onun gibi zarif ve çekici gelmiyordu. İçimdeki titreşim öylesine derinden parçalamıştı ki yüreğimi, o kadar tabloyu bir gecede paramparça edip onun şehrine doğru yola koyuldum. Sabaha karşı oradaydım. Evlerinin olduğu mahalleyi çabucak buldum. Evi görünce donakaldım. Aynı apartman ama farklı aile vardı, öğrendim ki oradan taşınmışlardı. Şaşkınlıktan beynimin içi beton gibi olmuştu. Doğum gününde tanıştığım bir arkadaşına ulaşıp nerede kaldıklarını öğrendim. Ne mutlu ki adresini alabildim ve bir başka şehre giderek evinin önüne kadar gelebildim. Eve giremeyeceğimi biliyordum. Bu yüzden günlerce kapının önünde olta atıp durdum. Bir sabah kız kardeşini görür gibi oldum, peşinden koşmaya geç karar verdiğimden taksiye binmesine yetişemedim. Umudum çoğaldı bir anda. Akşam geri geleceğini düşünerek hiç ayrılmayıp oturduğum kaldırımın taşının üzerinde saatlerce bekledim. Acıkmış ve yorulmuştum, geleceği yoktu sanki. Gecenin geç saatiydi uykumun ağır basmasından gözlerim ara sıra kapanıyorken arabanın farları gözlerimi aldı. Siyah bir jeep yanaştı bulunduğum kaldırımın önüne. İçinden fotoğraflarda gördüğüm tahminimce annesiyle babası ve zaten tanıdığım kız kardeşi indi. En son yüzünü zor seçebildiğim bir kadın indi ancak onun olup olmadığına emin olamadım. Arabayı kullanan takım elbiseli bir erkek hızlı adımlarla gelerek donuk gözlerle takip ettiğim kadının elinden tutup beraber yürüyerek binaya girdiler.

orkide pastanesi hikayesi

Ben henüz 25 yaşında bir gencim. Hayatımın gerçek anlamını, kendi içimdeki sonsuz acizliğimi ve asıl hakikati o kızla tanıştıktan sonra öğrendim. Ben kendi içimde aslında yıllarca kendimi aramışım. Oysa aramam gereken mukaddes varlık gerçek hakikatti. Divan şairleri gibi sembolik olarak bir kadının eteğini öpmek için eğilip de aslında gizlice Allah’a yakarmam, tabiki beşeri aşkın zirvesini yaşamamla beraber Allah’ın bana kendi nefsi doygunluğuma ulaşmam daha sonra tertemiz olarak karşısına çıkmamı istemesi, sorgulamayan bir dindar gibi sınanmam demek değil de bana olan sevgisinden dolayı böyle bir fırsat verdiğindendir. Benim bu yakarışım aradığım hakikatın kaybettiğim fırsatları içindi. Asıl fırsatlar değil midir ki bizim sınanmamızı sağlayan. İşte ben bu fırsatları iki kez kaçıran birisiyim. Bunlardan ilkinin sonucu şuydu; aşık olduğum bu kadının beni yüz üstü terk etmesinden sonra duvarlar ardında hapsolup titrek saçlarım ağarana dek çekeceğim cefalara ve düşüncelerimin yaşlanmasına sebep olmasıydı. Hapsolmam ne bir yargıç tarafından ne bir töre ne de insan aklının oluşturduğu herhangi bir anayasal düzenin kanunuydu. Sadece vicdanımı sarsan ne olduğunu bilmediğim bir şeydi. O şey beni seri katil olmakla suçlamışken aklım kendi irademe ve özgürlüğüme karışılmamasını istemişti. Ancak aklım bunlara bir yandan işlemiş olduğum suçları ben yapmadım derken bir yandan da bunların suç olmadığını, kendimi arayış sürecim diyerek vicdanıma oyun oynuyordu. Ben ise her şeyin farkında olup susuyor ve sessizce sonuçları bekliyorum. Hakikati bulmak pahası kendi gerçekliğimi unuttuğum zamanlar olmuştu. Hakikati kendi içimde aramak varken yıllarca ne diye uzaklarda aramıştım. Bu yaptığım ufak hata ama sonucu büyük kazanç sağlamıştı. Kendi içimdeki inanç aslında kendi insanlığımı gösteren bir arkası sırlı cam. İnandığım şey güzel olmak, gerçek olmak, insan olmak… Bunca şeyden sonra inancımı kaybetmedim ama dinimin beni hapseden düşüncelerimden kurtulmuş, özgür olmuştum. Bu düşüncemden sonraki gecelerde beni birilerinin takip ettiği hissene kapılarak vicdan azabı çeker gibi uyuyamaz olmuştum. Hakikati bulduğuma göre ilahi aşka da ulaşmış olmuşum demektir. Sadece karşı cinsiyetteki bir insana aşık olmanın sonu vardı, ancak cennete bilinmeyen sevgilinin bitmeyen aşkını arzuladım hep. Beşeri aşkın sonu şöyle başladı; Evlenmiş olduğunu kendi gözlerimle görmesem de öyle olduğunu düşündüğümden beri ileriki yıllarda aşık olduğum bütün sevgililerime de alışmak istedim ancak hiçbirinde bunu beceremedim. Bir gün elbet beni terk edeceklerini bilip de bilmezden gelerek günü birlik ilişkiler yaşar oldum, zaten sonuç olarak hepsi beni terk etti, şu an olduğum terk edilmiş halim gibi. Ben de beyaz bayrağı çektim ve ne aşık olan romantik halimden ne de hümanist yapımdan eser kalmayan duygusuz birisi olup çıkmıştım. Gittikçe acımasız, hissiz ve kaba olmuştum. Hayvanlara dahi acımıyordum artık. Bu halim duygularımın hapsinden kurtarmıştı beni. Hislerim yerindeydi tabiki fakat kullanmaz olmuştum çünkü duygularımın beni hapseden bağlarından kurtulmuştum. Dahası da var, artık o güzelim tabloları da biriktirmiyorum. Müzelere gitmeyi de bıraktım. Bu halim estetik zevkimin hapsinden kurtarmıştı beni. En yakın dostlarımla da aramızdaki samimiyeti kendi isteğimle zedelemiş, kimseyi görmek istemez olmuştum. Bu halim hayat felsefemin hapsinden kurtarmıştı beni. En son karar verdiğim şey de tutkularımdı.

Yıllarca yapmaktan bıkmadığım, ülkemin dört yanını gördüğüm şehirlere, beni Anadolu insanıyla kucaklaştıran Seyahatler’im…

Her biri bende ayrı bir dünyanın güneşi gibi ufkumu aydınlatıcı, tarifi imkansız zevklere ulaştığım İstanbul’da girmediğim çok az müze dışındaki başta İstanbul resim ve heykel müzesi, daha sonra spor, edebiyat, tarih ve savaş, oyuncak, halı, deniz, arkeoloji ve Atatürk Müzeleri’ni gezmek…

Ne beğenmediğim barok dönemiyle hayran olduğum şatafatlı yüksek gölgeli, keskin sivrileriyle gotik mimarisi ne de Mısır antikasından, Yunan mitolojisinden ve Osmanlı sanatına kadar hiçbir tablo ve kalmamıştı evimde. İçimdeki sanat ruhu uçup kayboldu. Sadece bazen Oğuz Atay aklıma geliyor ve ona saygısızlık olmasın diye postmodernizme yaklaşıyorum ancak ona da tutunamıyorum.

Bir ara futbola merak sardığımdan bütün spor gazetelerini eve doldurduğum olmuştu. Çok sonra kuponlarını toplamak için alıp da köşe yazılarını sevdiğim gazetecileri her sabah merakla ve ilgiyle okumak için erkenden gazete bayisinde heyecanla beklediğim ve sayfalarını dikkatle okuduğum Hürriyet gazetesini okumak…

Küçükken babamın elinde kumandayla artık gerçek haber bulamadığından ha bire kanalları değiştirmesi, en sonunda da “TV’ de yine bir şey yok” diyerek artık alıştığım hayvan belgeseli kanalında durmasıyla ilgi alanıma giren belgeseller, sonra yıllarda savaş filmleri dünya tarihi gibi belgesellerin yaygınlaşmasıyla bağımlısı olduğun Belgeselleri seyretmek…

Anadolu’da deniz görmeyen çocuklar gibi gördüğü ilk suya atlayıp da boğulma tehlikesi geçirenlerden biri de benim. Denizde yüzmek…

Bana yıllarca içkinin haram olduğunu anlatıldığından hayatta en son yapacağım şeylerdendir demiştim kendime. Ta ki samimi bir dostumun yurt dışı gezimizde çok ucuza aldığı şaraptan aşırı ısrarına ayak diremekten bıkıp bağırarak “doldur lan” dedikten sonra ilk kez orada yudumlamış da pek beğenmeyip tükürmüştüm. Sonra alışıyormuş insan. Şimdilerdeyse en büyük mutluluklarımdandır Şarap içmek…

İlkokul hatta lise yıllarımda bile kızlarla konuşmakta utanan birisiydim. Geçen yıla kadar on parmağımda on kız diyen birisiydim. Baba oğul çatışması gibi bir şeydi bu. Pek çok sevgilim oldu gençlik zamanımda ama şimdi hiçbiri yok. Ya zaten olmamışları ya da ben onları yok saymak zorundaydım. O portre gibi kız dışında giren hiçbir insanla evlenmeyi düşünmeyip de beraber yaşamanın mutluluğunu birlikte yemek yaparak, bisiklet sürerek ya da film izleyip kitap okuyarak bazen de beraber uyuyarak bazense beraber kadeh tokuşturarak aradım da henüz bulabilmiş değilim. Bulacağımı da pek sanmıyorum bu yüzden de bende aşkı bitmeyecek sonsuzluk güzel Sevgililer’dir.

Hangimiz dostluklar biriktirmeye çalışmadık ki. Var benim de üç beş arkadaşım yeter işte. Ne zaman arasam gelirler de para konusunda nedense hep cimriler. Dert mi yanayım size, neredesiniz Dostlar…

Güzelliğimin farkına vardığımdan beri Pandora’dan daha güzel olmayı istedim hep. Gözlerim, dudaklarım, yanaklarım ve ellerim bir tanrıçanınkinden bile daha güzel olmalıydı. Bunun için özenle seçtiğim renkli makyajlarım ve değerli bir hazine gibi korumaya çalıştığım yüzümün güzelliğini ne fark edip beğenen ne de görüp de farkına varan oldu. Güzelliğim sadece bana aittir. Bu yüzden özeldir Makyajlar’ım…

Babamın bana hatırladığım ilk hediyesi Barbie bebek oyuncağıydı. Ona bile sahip çıkamadan çaldılar. Eşyaları önemsemez oldum. Beni seven bir hocam vardı. Tavsiye ettiğini bir kitabı okumuştum. Orada sevgilisinin eşyalarından müze yapan birisi vardı. Bende ki eşya şehveti yine zirveye ulaştı. Ve en büyük müze Eşyalar’dır. Yine babam Ankara’ya gitmeden saatler önce bana kız oyunları takımı almıştı da oyun alanına kurarken bir bölümünü yanlışlıkla kırmıştım hala içimde bir uktedir o. Bir de anneme her hafta cuma oyuncak ayı gibi oyuncakları zorla aldırmışlığım olmuştu. Hala oynadığım Oyuncaklar var.

26. Yaş günüme girmek üzereyim ama ben de saydığım bu tutkularımdan hiçbirinin önemi yok. Bütün bu tutkularımdan kurtulmuştum. Peşimdeki beni takip edeni de buldum sonunda. Tutkumun asıl kendisiymiş ve ben onu da öldürdüm. Ve ben her şeyin farkına yıllar sonra okuduğum bir romanla vardım. Hapsinden kurtuldum sandığım her şeyi aslında öldüren bir katil olmuşum. Romanın konusu; seri katil. O kitapta kendi içimdeki mutlulukları, üzüntüleri, heyecanları, aşkları, sevinçleri, yaşamları hatta ölümleri öldüren roman kahramanının hayat hikayesi ki aslında ben hapsinden kurtulduğumu sandığım şeylerin katili olan yine bendim. Kendi içimdeki ŞEY’leri öldürdüm ben. En önemli şey: İTİRAF Ey benim sabırlı okurum, benim asıl tutkum, çocukluğum, gençliğim, hayatım itiraflarımdadır. Her ne olursa olsun bir şeyi itiraf ettiğim zaman gerçekten insan olduğumu hatırlıyorum. Kendime, kendimden sakladığım korkularımı, şehvetlerimi yapmak isteyip de yapamadıklarımı söyleyebildiğim zaman gerçekliğimi hatırlıyorum. Bir hikayeyi bitiremeden uyuyamayan okurlardır vardır bazen. Şimdi ben de sana bu itirafı yapmasam bu gece uyuyamayacağım. Ancak bunun ikimizin arasında bir sır olarak kalmasını istiyorum. Sana uzunca bahsettiğim o nadide o portre gibi kız aslında gerçekliği olmayan birisidir. Şu an Orkide pastanesinde oturup çilekli pastadan bir dilim kendime alıyor bir dilimde portreme veriyorum ve bunları anlatan benim. Anlatıyorum derken çiziyorum demek istemiştim. Yani anlattığım kişiyi çiziyorum. Ben aslında küçüklükten beri iyi bir ressam olmayı düşledim. Şimdi de masamda bir kalem ve bir de içinde koskoca anlattığım şu hayaller dünyasında yaşayan, senin gerçekten aşık olduğumu sandığın kadının yüzünü çizdiğim resmin olduğu kağıt var. Ve ey okurum; Yunan Tanrı’ları gibi Olimpos’da yaşayan o yüzünü çizdiğim kız da yine benim.

-Evet, neler hisssettin bakalım!
  • Büyülendim
  • Mutlu Oldum
  • Üzüldüm
  • Sinirlendim
  • Canım sıkıldı
  • Korktum
Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Yazar:
Etiketler: , , , ,
Eklenme Tarihi: 14 Temmuz 2017

Facebook Yorumları

Konu hakkında yorumunuzu yazın