Edebiyatçıları “medya dışında” görmek meczupluğu

2 yorum
200 Okunma

Medya, son 20 senede dile dolanan bir kelime. İşin aslında “basın” mefhumu yatar. Basın, günümüz medya kavramının ecdâdıdır. Hem ne ecdâd! Yeni yetme bu medya kelimesinin etrafında toplanan ve gazetecilik, reklamcılık, radyo televizyon ve sinema gibi bölümler çerçevesinde sektörün içine müdâhil olabileceklerini düşünen gürûh (müdâhil olanları oluyor ancak nadir ve geri planda) birçok donanımdan yoksun oluşuyla da dikkat çekiyor.

Maârif hayatları süresince tek bir Türk klasiği dahi okumamış -istisnalar devede kıl- çok bilmiş suretindeki şahsiyetler, bu manâsız tavırlarının yanı sıra bir de söz konusu alanlar dışından olup sektörde yer alan/almaya çalışanlara tepkili. Halbuki sektör dışı olup İngilizceyi göt cebine koymuş ve sağ ile sol cebi Almanca, İtalyanca, Rusça gibi lisânlarla doldurmuş meziyetleri kendileri ile mukayese etmeleri dahi saç baş yoldurur.

Henüz Türkçe hendeğini aşamamış, -ki ekini, -de, -da’yı birbirinden ayıramayan, birçok kelimede Metris Cezaevi’nde cinayet suçundan yatan katilden daha fazla katliam yapan kısır döngünün müdâvimleri, tüm bunların üstüne Türk Dili ve Edebiyatı mezunu olup basın-medyada yer alan/almak isteyene bok atınca işin iyice -âmiyane tabirle- cılkı çıkıyor.

Basın olgusunun, kavramının nereden ve nasıl geldiğini de bilmeyecek kadar kuyunun dibinde dolaştığını idrâk edemeyen sektörün mültecileri, ilk özel Türk gazetesi olan Tercümân-ı Ahvâl’i Tanzimat Edebiyatı döneminde Şinâsi ve Agâh Efendi’nin çıkardığını, Tasvir-i Efkâr’ı Şinâsi’nin, Muhbir’i Ali Suavi’nin, Hürriyet’i Namık Kemal ile Ziya Paşa’nin, Tercüman-ı Hakikât’ı Ahmet Mithat Efendi’nin yayın hayatıyla tanıştırdığını bilmeyecek, görmeyecek kadar nâ-donanımlar. Şemseddin Sâmi’nin Sabahı’nı, İttihâdları, Basiretleri, Tanları saymıyorum bile. Daha sayamadıklarımı şükrân ile anıyorum. Tüm bu deklâra edilenler yalnızca bir Kamboçya. Bu silsilenin başından sonuna edebiyatçılar, yani Türkçeyi eskisiyle, ortasıyla, yenisiyle; Uygurcasıyla, Köktürkçesiyle, Eski Anadolu Türkçesiyle, Karahanlıcasıyla, Harezmcesiyle, Kıpçakçasıyla, Çağataycasıyla, Osmanlıcasıyla geniş bir sistematizasyon halinde hatmetmiş intelijansiyanın parçası olan Türkçeperestler hükmetmiştir. Hükmedecektir de!

Türkçeye büyük merhâlede tesirde bulunmuş Arapça ve Farsçanın da bir nebze olsun tozunu yutmuş olan “Türkolog” pâyeli müstakbel münevverler, basının asırlık kurucuları olduğu gibi asırlık sürdürücüleri de olacaktır. 15-20 yıllık yeni adlar çatısı altında açılarak televizyona, gazetelere, radyolara ve internet sitelerine “adam” yetiştirmek gâyesiyle yola koyulan bölümlerin “tam olmamış karpuz içi” gibi eleman yetiştirdiği (!) çıplak değil çırılçıplak gözlerle görülebilmektedir. “Dağdan gelip bağdakini kovmak” atasözünün cuk diye oturduğu bu konu, bahsi geçenler tarafından ellerde lügâtlerle okunabilir. Bundan dolayıdır ki, basın edebiyatın ve edebiyatçının tapulu malıdır. Türkçeyi, dili tüm perspektifleriyle, tüm nüanslarıyla ele almış, masaya yatırmış ve çeyrek hacimde bir kütüphane ile me’zûn olabilmiş edebiyatçılar karşısında hiç değilse yerini, hudûdunu öğren; kâfi!

Metin küstahça gelebilir. Kesinlikle hayır. Az bile. O kadar az ki… Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli kadar az, ancak o derece darbeli. Nâbizâde Nâzım’ın Karabibiki kadar hacimsiz, fakat o denli mâsum. Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun Çağlayanları gibi kısa, işte o minvalde öz.

-Evet, neler hisssettin bakalım!
  • Büyülendim
  • Mutlu Oldum
  • Üzüldüm
  • Sinirlendim
  • Canım sıkıldı
  • Korktum
Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Yazar:
Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 3 Temmuz 2017

Facebook Yorumları

Konu hakkında yorumunuzu yazın


Edebiyatçıları “medya dışında” görmek meczupluğu (2 Yorum)